Train Dreams: Felaketlerine rağmen dünyanın yaşanılırlığına dair şairene bir anlatı

Başınıza kötü bir şeyler geleceği hissi ile nasıl başa çıkarsınız?
Peki bu hisleriniz gerçekten de birtakım felaketlere işaret ediyorsa?
Hani derler ya, hayatınızda yolunda giden ve güzel şeyler olduğunda hissettiğiniz korku tam olarak kırılganlıktan kaynaklanır diye…
Çünkü aslında beyniniz mutlu olduğunuz ve sevgiyle donandığınız bir anda savunma sistemini devreye sokarak sizi olabilecek kötü şeylere hazırlamak ister, ‘şu an böyle minnet dolusun ancak bütün bunlar bozulduğunda neler hissedebileceğini tahmin edebilir misin’ diye… Bu korku bazen bizi sevmeye kalkışmaktan bile alıkoyabilir. Halbuki korkunun ecele faydası yoktur. Çünkü zaten o acı başımıza geldiğinde başa çıkmak zor olacaktır, tamamıyla hayatın olumlu ya da olumsuz senaryolarına hazırlanmak mümkün değildir.

Train Dreams filminde Robert hayatın içinde sürüklenirken türlü dramlara tanık olan bir adam. Bu kadar çok ölüme şahit olduğu için yıkımın en sonunda kendisini de bulacağına inanmaya başlıyor. Ve gerçekten de kayıplar en yakınına kadar geliyor.

Robert, 20. yüzyılın başında tren raylarının kurulması sırasında çalışan bir işçi; trenlerin geçeceği yolların yapımı için ise görkemli ormanlar katlediliyor. Robert’ın kişisel hayatının mutlulukları ve yıkımları da insanlığın teknoloji adına ilerlemesine ve acılarına paralel ilerliyor. Tahribat, Robert’a da, çevresindeki insanlara da, yaşadığı topraklara da kesilen ağaçlardan geliyor.

İnsanlığın, yıkımı; teknoloji ve tren rayları kurmak adına her yere, bugününe ve geleceğine taşıdığına dair şairene görselliğe sahip bir anlatı Train Dreams. Ancak bütün bu cinayetlerin ve kayıpların içinde yine de güzellikler yeşeriyor. Doğanın güzelim yansımaları, sevdiklerinizin yanınızda olduğu anlar, yanmaya başlayan odun parçalarının etrafına neşeyle sıçrattığı ateş parçaları kadar büyüleyici…

O yüzden hayat bittiğinde de bütün dramına rağmen sevgi kalıyor heybenizde. Korkularına, acısına, yasına rağmen; sevmek kadar güzeli yok; her şeyi göze almaya değer. Belki de daha cesur olmamız gereken tek şey aslında, insanlığın en büyük paradoksu olan ilerleme denen saplantı uğruna yok olmaması için göbeğimizden bağlı olduğumuz doğayı korumanın yollarını bulmaktır.