Sentimental Value’da yalnızlıklarının ortasında kaybolmuş insanlar var, aslında yalnız olmadıkları halde… Bunu anlamaları ve görmeleri, birbirlerinin yanlarında olduklarını hatırlamaları iyileşmelerine fırsat tanıyor.
Nora ile kız kardeşi Agnes’in büyüdüğü ev, sadece onların sancılarına değil, ailenin önceki kuşaklarının sarsıntılarına da yuva olmuş. Evin duvarlarına sinen bir ihanet, terk edilmişlik, kavga ve öfke var. Evin içinde büyüyen son kuşak olan kız kardeşler de nasibini alıyor bu mirastan.
Nora, yönetmen bir babanın oyuncu bir kızı. Aslında burada bile ister istemez babasından aldığı bir miras söz konusu.
Öfkesini ailesine yönlendirmesine rağmen kendi içindeki duygularla, acıyla, melankoliyle ve depresyonla yüzleşmiyor, kapatıyor kendisini Nora. Oyunculuğu her ne kadar duygularının kabuğu için güvenli bir alan olarak görse de gün sonunda kendi duygularının peşine takılmıyor.
Ancak bir yerden sonra kendi hisleriyle yüzleşemediği için karakterlerinin duygularına girmekte de zorlanıyor, ağır geliyor sahneye çıkmak ve keskin bir despresyonun pençesine düşüyor.
Nora, yalnızlığının kökenini babasıyla kuramadığı iletişimde arıyor; ancak bir yandan da büyüdüğü ev aracılığıyla kendisine aktarılan bir melankoli de var. Sessizce ve çok da farkında olmadan işleyen, hikayenin bilinmesine ve konuşulmasına rağmen, irdelenmeden sindirilmiş ve çok da sorgulanmamış bir hüzün bu. Nora, en çok korktuğu ve kaçtığı şeye yüzünü döndüğünde iyileşmeye doğru ilerliyor.
Anne ve babasıyla ya da ailesiyle bağını koparmayı tercih edenlerin, bu seçimlerinin sebebini güçlü bir şekilde anlattığı bir dönemdeyiz. Yönetmen Joachim Trier ise başka bir yol olabileceğini gösteriyor iyileşmek için… Doğru soruları sorduran, insanın karanlık ruh hallerinin içinden ürkek değil ancak güvenle geçilebilmesi için elinden tutan bir film Sentimental Value. Sinemanın yaraları sarmak için reçete yazmaya muktedir olduğunu gösteren incelikli filmlerden…